Ana içeriğe atla

BİZİM OBLOMOVLUĞUMUZ

      "Ne yazık ki bu hayat çiçeği açılıp döküldü ve meyve vermedi. Oblomov'un ruhu yavaş yavaş soğudu."

  Kimdir bu Ombolomov? Necidir? Nerede yaşar, ne iş yapar? Bilir misiniz? Belki de bir kitapçının rafında denk gelmişsinizdir onun adına.

  Oblomov, İvan Gançarov'un 1859'da yayınlanan aynı isimli romanındaki ana karakterin ismi. Oblomov küçüklüğünden itibaren tembelliğe alıştırılmış bir karakter. En ufak işlerini bile başkalarına yaptırmaya alışmış olan Oblomov'un bu hayattan neredeyse hiçbir beklentisi yoktur. Yiyecek yemeği ve yatacak yatağı olsun gerisinin hiçbir önemi yoktur onun gözünde. Hiçbir işte aceleci davranmaz, hiçbir iş için heyecan duymaz. Mükemmel bir uyuşukluk ve uyuklama hali ile günlerini geçirir. Tabii ki Oblomov'un böyle bir karaktere sahip olmasında ailesinin etkisi çok büyüktür. Çünkü Oblomovlar maddi durumu iyi olan bir ailedir. Ve kendi toprakları olan Oblomovka'da kendileri hiç çalışmaksızın yalnızca paralı işçileri çalıştırarak hayatlarını sürdürürler. Çalışmadıkları gibi nerdeyse herhangi bir yaşamsal faaliyet bile göstermezler. Oblomovların hepsi adeta birer uyurgezer misali yaşayıp giderler.

  Oblomov'un ailesinin yanından ayrıldıktan sonraki yaşamında bu ruh halinden çıktığı nadir anlar da vardır tabii ki. Bu anların mimarı da Oblomov'un en yakın, belki de tek arkadaşı olan Andrey. Andrey Oblomov'un tam tersi olarak hayatı dolu dolu yaşamak gerektiğine inanan bir karakter olarak Oblomov'un üzerine ölü toprağı serpilmiş bu halini kısa sürede fark ediyor ve onu heyecanlandırmak, onu sadece nefes alan bir et yığını olmaktan çıkarıp yaşayan bir insana dönüştürmek için birtakım girişimlerde bulunuyor. Bu çabaları da nispeten karşılıksız kalmıyor. Fakat ne yazık ki Oblomovdaki gelişmeler her zaman kısa vadeli gelişmeler oluyor.

 İşte şimdiye kadar anlattığımız tüm bu özelliklerinden dolayı Oblomov'un karakter özelliklerine verilen isim ise Oblomovluk. Aslında bu kavram kitap yazıldıktan sonra ortaya atılan bir kavram değil aksine kitabın içerisinde bu kavrama rastlıyoruz ilk olarak. Andrey tüm çabalarına rağmen her seferinde başladığı noktaya geri gelen Oblomov'un durumunu açıklarken kullanıyor bu kavramı.

  Ben bu eseri okuyup bitirdiğimde ilk hissettiğim duygu bir hayret duygusu oldu. Boşa harcanmış, kaybedilmiş, üstelik uğruna hiçbir çaba harcanmadan kaybedilmiş bir hayat karşısında hayrete düşmüştüm. Okurken zaman zaman Oblomov için üzülsem de, ne yalan söyleyeyim, çoğu zaman ona sinirlenmekten kendimi alamadım. Bir hayat, koca bir hayat nasıl bu kadar amaçsızca savrulabilir, çarçur edilebilirdi? Aklım almıyordu. 

  Siz bunun farkına varanlardan mısınız bilmem ama biz aslında kendimizde görüp sevmediğimiz veyahut kendimizde görmekten korktuğumuz durumlar karşısında sinirleniriz. Ben de Oblomov'a böyle sinirlenince oturup bunun üzerine düşündüm ve fark ettim ki aslında ben kendi içimde bir Oblomov görmekten korkuyorum. Hayatımı yeterince yaşayamamaktan, konfor alanımı terk edemeden göçüp gitmekten korkuyorum. Bu yüzden Oblomov'un uyurgezer yaşamını okurken bu denli sinirleniyorum.

  Daha sonrasında bu düşüncem üzerine biraz daha kafa yordum ve fark ettim ki hepimizin içinde birer Oblomov var. Zaman zaman hepimiz birer Oblomov'uz. Özellikle süregelen bu pandemi döneminde hepimiz zor zamanlar geçirdik. Ve tabii ki bu durumun ruh dünyamız üzerinde pek de iyi olmayan bazı yansımaları oldu. Bazılarımız bu hissi kabullendi ve hiçbir şey yapmamayı seçti. İşte! İşte bunlar birer Oblomov. Aslında hepimiz bu süreçte içimizdeki Oblomovla tanıştık. Eserde Oblomov'un eprimiş bir hırkası var ve Oblomov tüm gün üzerinde o hırka, uyukluyor. Biz de  bu süreçte aldık sırtımıza Oblomov hırkalarımızı başladık uyuklamaya. Kitapta Oblomov'un ana yurdu ve asıl konfor alanı olan Oblomovkası gibi kendimize birer konfor alanı yarattık ve onlardan dışarı bir adım dahi atmamak için elimizden geleni yaptık. Aslında tüm bunları da bu sürece alışabilmek için yaptık.

   İyi ama Oblomov gibi, çözümleyemediğimiz sorunları bir kenara öteleyince onlar kendiliğinden yok mu oluyor? Hayır, ne yazık ki hayır.

 O zaman ne yapmamız gerekiyor? Hem, umuyorum ki, geride bıraktığımız bu süreçte hem de hayatımızda birtakım zorluklarla baş etmemiz gereken başka dönemlerde Oblomova dönüşmemek için nasıl bir yol izlemeliyiz? Öncelikle üzerimizden o eskimiş, eprimiş hırkalarımızı atmamız ve bir an önce yaşamaya başlamamız gerek. Yaşamı toz pembe görmeye çalışmak, başaramayınca da küsüp Oblomovkalarımıza çekilmek yerine hayatın zaman zaman bize sunduğu kötü renklerle yüzleşmeli onlara çözüm bulmayı, kendi çözümlerimizi bulmayı öğrenmeliyiz. Yaptıklarımızın sonucu ne olur, istediklerimizi elde edebilir miyiz, sorunlarımızı çözebilir miyiz? Bilmiyorum. Ama en azından denemeliyiz. Sonunda kaybedecek bile olsak çaba sarf ettikten sonra kaybetmeliyiz. Çünkü aslında hayatımızı anlamlı kılan işin sonucunda kazanmak ya da kaybetmek değil bu yolda sarf ettiğimiz emektir. Kemal Sayar, Başı Sınuklar İçin Kılavuz kitabında şöyle diyor:

"Dünyaya sana ait bir ses, bir renk, bir ezgi, bir eda, bir duruş, bir cümle bırak. Dünyaya sana ait bir yenilgi bırak. Senden başkasının kotaramayacağı kadar sana has bir düşüş, bir başarısızlık, bir yenilgi olsun. Aşağı doğru bir kavis."

 İşte biz de en azından dünyaya kendimize has bir yenilgi bırakabilmek için harekete geçmeliyiz. Oblomov gibi hayatımızın ellerimizden kayıp gitmesine izin vermemeliyiz. Onu sıkıca tutmalı ve yaşamalıyız. Başaramasak bile en azından denemiş olmalıyız. Bir hiç uğruna yıllarca varlığını sürdürmek...Bundan daha acınası ne olabilir. Hiçbir şey yapmamak, aslında hiç yaşamamış olmak değil midir?

                                                             -Eda


#aydinlatmakicindegilaydinlanmakicin

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

EV

   Canımın çok sıkkın olduğu bazı zamanlarda kafamdan şu cümle geçiyor: "Eve gitmek istiyorum." Son zamanlarda birden fazla kez aynı cümle kafamın içinde yankılanınca biraz düşündüm. Nereye gitmek istiyorum? Benim evim neresi? Ev nereye denir, kime denir?    Bir insan ya da insanlar bir insanın evi olabilir mi pek çok insanın iddia ettiği gibi? Orhan Pamuk Benim Adım Kırmızı kitabında "Çünkü içinizde kalbinize nakşeylediğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer, dünya hâlâ sizin evinizdir." demişti. Peki eğer kalbimize nakşeylediğimiz o yüz de zaman içinde silinip gidiverirse? O zaman evsiz mi kalmış olacağız? Yeni bir ev arayışına mı gireceğiz?    Ama belki de o kadar da romantik bir tarafı yoktur bu meselenin ve yaşamımızı geçirdiğimiz dört duvardan ibarettir ev. Ya da  belki ailesinin yanıdır insanın evi. Peki eğer öyleyse neden bazen ailemizin yanına dönmüş olsak bile eve dönmüş gibi hissetmeyiz? İzlediğim en güzel dizilerden biri olan Lost'ta Kan...

ÇERÇEVELER

  Hepimiz herkesi ve her şeyi kendi oluşturduğumuz bir  çerçevenin ardından görüyoruz. Bu çerçeve bizim özümüzü oluşturan özelliklerimizin ve okuduklarımızın, dinlediklerimizin, maruz kaldığımız olayların, vakit geçirdiğimiz yerlerin ve insanların bir sentezinden oluşuyor. Bu çerçevenin varlığı sebebiyle bir şeyi sırf olduğu haliyle göremiyoruz aslında. Bahsettiğim çerçeveyi bir kenara koyup bir şeyi sırf olduğu haliyle görebilmek mümkün mü peki? Bunu hâlâ düşünüyorum ama bu başka bir yazının konusu olsun.  Sahip olduğumuz çerçeve sayesinde şeyleri sırf oldukları halleriyle göremediğimiz için bizim gördüğümüz ile o şeyin aslı bir değil. Belki de bu yüzden örneğin bir insan için "Ben onu böyle tanımamıştım."  ya da "Onu çok yanlış tanımışım." demenin bir anlamı yok çünkü gördüğümüz kişi aslında o değildi. Gördüğümüz, görmeyi umduğumuzdu.    Bu düşünce akışını devam ettirdiğimde herkesi kendi çerçevemden görüp değerlendirdiğim için aslında hayatımdaki tüm bu ...

YİTİP GİTMEMEYİ BAŞARABİLMEK

  İnsanın kendine uzaklaşması belki de her şeyin birbirine girdiği ve işlerin artık kurtarılamaz olduğu o ilk an başlıyor. Önce adım adım ama kararlı bir şekilde uzaklaşıyor kişi eski benliğinden. Çoğu zaman bunu kendi arzumuzla yapmıyoruz. Bir şey bizi sürüklüyor adeta. Direnmeye çalışıyoruz zaman zaman. Eskiye tutunmaya çalışırken ellerimiz yüzülüyor, yara bere içinde kalıyoruz. Sonra bir yandan sızlayan yaralarımız bir yandan kaybettiğimiz benliğimiz derken karanlıkta kaybolup gidecekmişiz gibi hissediyoruz. Kaybolmanın ilk adımı diyebileceğimiz bu noktada tek istediğimiz eski benliğimize kavuşmak oluyor. Hâlâ ona ihtiyaç duyuyor, onu özlüyoruz. Yeniden eskisi gibi olmak için çırpınıp duruyoruz. Ama yaptığımız her şeyin boşa çabalamak olduğunu da biliyoruz.   Sonra adım adım umursamazlık işlemeye başlıyor içimize. Artık kaybolmaktan, yitip gitmekten bile korkmuyoruz. Yavaş yavaş canlılığını kaybeden bir çiçek gibi solup gitmek istiyoruz. Hiçbir şey yapmıyoruz artık iyileşme...