Ana içeriğe atla

Kayıtlar

HATIRALARIN GÖLGESİ

   Küçüklüğümden beri beni en çok ürküten şeylerden birisi zamanın akışıydı. İleride neler olacağını asla bilememek ve iyi veya kötü pek çok ihtimalin gerçekleşebilecek olması beni dehşete sürüklerdi. Bazen hâlâ sürüklüyor. Ama eskisi kadar değil. Artık zamanın içinde barındırdığı tüm o ihtimallerden korkmuyorum. Tüm o ihtimaller beni heyecanlandırıyor da diyemem açıkçası ama sanırım en azından onlarla baş edebilecek gücü bulacağıma inanıyorum. Aslında hayır, inanmıyorum. Biliyorum.     "Her güzel şeyin sonu vardır." Bu cümle hayatımdaki güzel şeylerin bir gün mutlaka sona ereceğini bana hatırlatan bir lanet gibi gelirdi hep. Bunu duymaktan nefret ederdim. Kulaklarımı kapatırsam eğer bu lanetin gerçekleşmesini engelleyebilirim sanırdım. Tabii öyle olmadı. Olması mümkün de değil zaten. Çünkü gerçekten her güzel şeyin sonu var. Aslında sadece güzel şeylerin değil aynı zamanda her kötü şeyin de, çok şükür demeliyiz bu noktada, bir sonu var. 20 yılın sonunda her şeyin bi...

MİLYONLAR ARASINDAN BİRİ

  Son paylaştığım yazıların hepsi aralarında uzun soluklar verilerek yazılmış birbirinden kopup gibi görünen ama benim aralarında gizli bağlar olduğunu düşündüğüm kısa kısa yazılarımı bir araya getirerek oluşturduğum yazılar. Bu şekilde bir şey ortaya koymaya çalışmak kendi yaptığım yapbozu tamamlamaya çalışmak gibi. Tüm o pasajları ilk kez yazarken gördüğüm o gizli bağları yeniden birbirine bağlamaya çalışıyorum. Bir yandan çile bir yandan da bir eğlence. Az sonra okuyacağınız yazı da aynı yollardan geçerek ortaya çıktı. Umarım keyifle okursunuz.       Sürekli başarmam gereken çok büyük işler varmış da ben hiçbiri için yeteri kadar çabalamıyormuşum gibi hissediyorum. Belki sosyal medya belki başka sebepler yüzünden sanki benim dışımdaki herkes çok motive olmuş bir halde büyük büyük hedefleri için çalışıyor da bir ben onları izlemekle yetiniyorum. Bu dünyayı ben kurtarmak zorunda mıyım? Belki daha da önemlisi kurtarabilir miyim?Kendi halimde, sessiz sakin a...

ÇERÇEVELER

  Hepimiz herkesi ve her şeyi kendi oluşturduğumuz bir  çerçevenin ardından görüyoruz. Bu çerçeve bizim özümüzü oluşturan özelliklerimizin ve okuduklarımızın, dinlediklerimizin, maruz kaldığımız olayların, vakit geçirdiğimiz yerlerin ve insanların bir sentezinden oluşuyor. Bu çerçevenin varlığı sebebiyle bir şeyi sırf olduğu haliyle göremiyoruz aslında. Bahsettiğim çerçeveyi bir kenara koyup bir şeyi sırf olduğu haliyle görebilmek mümkün mü peki? Bunu hâlâ düşünüyorum ama bu başka bir yazının konusu olsun.  Sahip olduğumuz çerçeve sayesinde şeyleri sırf oldukları halleriyle göremediğimiz için bizim gördüğümüz ile o şeyin aslı bir değil. Belki de bu yüzden örneğin bir insan için "Ben onu böyle tanımamıştım."  ya da "Onu çok yanlış tanımışım." demenin bir anlamı yok çünkü gördüğümüz kişi aslında o değildi. Gördüğümüz, görmeyi umduğumuzdu.    Bu düşünce akışını devam ettirdiğimde herkesi kendi çerçevemden görüp değerlendirdiğim için aslında hayatımdaki tüm bu ...

EV

   Canımın çok sıkkın olduğu bazı zamanlarda kafamdan şu cümle geçiyor: "Eve gitmek istiyorum." Son zamanlarda birden fazla kez aynı cümle kafamın içinde yankılanınca biraz düşündüm. Nereye gitmek istiyorum? Benim evim neresi? Ev nereye denir, kime denir?    Bir insan ya da insanlar bir insanın evi olabilir mi pek çok insanın iddia ettiği gibi? Orhan Pamuk Benim Adım Kırmızı kitabında "Çünkü içinizde kalbinize nakşeylediğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer, dünya hâlâ sizin evinizdir." demişti. Peki eğer kalbimize nakşeylediğimiz o yüz de zaman içinde silinip gidiverirse? O zaman evsiz mi kalmış olacağız? Yeni bir ev arayışına mı gireceğiz?    Ama belki de o kadar da romantik bir tarafı yoktur bu meselenin ve yaşamımızı geçirdiğimiz dört duvardan ibarettir ev. Ya da  belki ailesinin yanıdır insanın evi. Peki eğer öyleyse neden bazen ailemizin yanına dönmüş olsak bile eve dönmüş gibi hissetmeyiz? İzlediğim en güzel dizilerden biri olan Lost'ta Kan...

HATIRLANMAK VE UNUTULMAK

  Hayatımızda bazen bazı anları hafızamıza kazımak ve sonsuza kadar hatırlamak isteriz. Bazense tam tersi o ana dair her şeyi silip atabilmek, hiç yaşanmamış gibi davranabilmek isteriz. Hatta unutma isteği bazen o kadar yoğun bir hâl alır ki sadece o anı değil kendimizi de unutmak ve hatta unutturmak isteriz. Çünkü bazen insanın hataları, anıları insana ağır gelir. Bazen onları cesurca sırtlanmayı başarabilsek de bazen de unutmak ve unutturmak isteriz. Yüzleşmek istemeyiz onlarla, onlarla yürümek istemeyiz önümüzde uzayıp giden yolu. Yeni bir başlangıç yapabilmek isteriz kısaca. Ve yeni bir başlangıç yapabilmek için temiz bir sayfa açabilmek isteriz. Bu yüzden diğerlerinin hafızasından silinip gitmek, unutulmak isteriz.    Bir dersimizde hocamız unutulma hakkı diye bir kavramdan bahsetmişti. Bu yazıyı yazmama sebep olan da o dersti zaten. Dersten sonra okuduğum makalelerden birinde bu kavram şöyle tanımlanıyor: "Unutulma hakkını, bireyin internet ortamında yer alan ve üçü...

YİTİP GİTMEMEYİ BAŞARABİLMEK

  İnsanın kendine uzaklaşması belki de her şeyin birbirine girdiği ve işlerin artık kurtarılamaz olduğu o ilk an başlıyor. Önce adım adım ama kararlı bir şekilde uzaklaşıyor kişi eski benliğinden. Çoğu zaman bunu kendi arzumuzla yapmıyoruz. Bir şey bizi sürüklüyor adeta. Direnmeye çalışıyoruz zaman zaman. Eskiye tutunmaya çalışırken ellerimiz yüzülüyor, yara bere içinde kalıyoruz. Sonra bir yandan sızlayan yaralarımız bir yandan kaybettiğimiz benliğimiz derken karanlıkta kaybolup gidecekmişiz gibi hissediyoruz. Kaybolmanın ilk adımı diyebileceğimiz bu noktada tek istediğimiz eski benliğimize kavuşmak oluyor. Hâlâ ona ihtiyaç duyuyor, onu özlüyoruz. Yeniden eskisi gibi olmak için çırpınıp duruyoruz. Ama yaptığımız her şeyin boşa çabalamak olduğunu da biliyoruz.   Sonra adım adım umursamazlık işlemeye başlıyor içimize. Artık kaybolmaktan, yitip gitmekten bile korkmuyoruz. Yavaş yavaş canlılığını kaybeden bir çiçek gibi solup gitmek istiyoruz. Hiçbir şey yapmıyoruz artık iyileşme...

"HAYIR" DİYEBİLEN AMA KARŞI OLDUKLARINI DEĞİŞTİREMEYEN: NEVHİZ TANYELİ

    Dokuz aylık uzun bir aranın ardından yeniden herkese merhaba! Açıkçası buraya dönmek pek de öyle kolay olmadı. Önce haftalar süren uygun konuyu bulma çabaları ve sonrasındaysa biraz ondan biraz bundan şeklinde süregiden araştırmalar ve denemeler... Ama sonunda işte yeniden buradayım!   Üniversite sebebiyle yaklaşık iki aydır farklı bir şehirdeyim ve yaşamaya başladığım bu yeni şehri tanımak için ufak ufak etrafı gezmeye çalışıyorum. Ve geçen hafta bu küçük gezilerin birinde yolum Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi'ne de düştü. Binanın kendi güzelliğinin ve içinde barındırdığı diğer pek çok güzel şeyin yanı sıra Başkent Kültür Yolu Festivali bünyesinde ressam Nevhiz Tanyeli'nin Varlığımın Garip Şarkısı isimli resim sergisi de burada ziyaretçilerin beğenisine sunulmuştu. Ve ben de bu sergiyi gezme şansını yakaladım. Açık konuşmak gerekirse bu sergiye gelene kadar Nevhiz Tanyeli ismini hiç duymamıştım-tabii ki benim ayıbım- Fakat sergideki resimler...

VIRGINIA WOOLF

  Uzun bir aranın ardından herkese yeniden merahaba! Bundan sonra bu molaların arası bir süre için daha giderek açılacak gibi duruyor ne yazık ki ama sık sık olmasa da sizlere bir şeyler sunmaya elimizden geldiğinde devam edeceğiz. Umuyoruz ki sizler de keyifle okursunuz.   Bugün sizlere çok sevdiğim bir yazar olan Virginia Woolf'tan bahsedeceğim.  Virginia Woolf 1882 yılında Londra'da dünyaya geldi. Babası da kendisi gibi  dönemin tanınmış yazarlarından biriydi. Virginia'nın meslek seçimi konusunda babasından etkilenmiş olabileceğini söylesek sanıyorum yanlış bir laf etmiş olmayız.   O  dönemde çoğunlukla kadınlar okula gönderilmediği için Virginia eğitimini evde ve büyük oranda babasından aldı. Virginia da kardeşi Vanessa da daha küçük yaşlarda ileride yapmak istedikleri meslekleri gayet açık ve net bir şekilde ifade etmişler. Aslında bu küçük olaydan dahi her ne kadar kadınların ikinci bir plana atıldığı bir dönemde yaşamış olsalar dahi aile içinde bu an...

IF WE KNEW HOW TO DIE

 Hi everybody! Long time no see.I really miss this place.Because of so many reasons we couldn't get here but ultimately we are here with a lot of brain waves.I hope you'll like them.   Today I want to ask you a salient question.What would change in our lives if we knew how to die?Just hang on a second and think about that.   A few time ago Elf and me were watching a movie.Probably you know the movie which named "Big Fish".Actually this movie is an adaptation from a book belong to Daniel Wallace.There is a man who named Edward Bloom.Edward is a street vendor and he travel numerous places so he saw many people and lifes.As a consequence so many things happened in his life.And as you would appreciate some of these are not normal.They are a little bit extraordinary.Actually the movie clarify these unusual situations.   If you watched this movie maybe you'll remember a detail.In the movie there is a witch who neighbour little Edward Bloom.She has a big terrifying house...

SUPER DADI:VIVIAN MAIER

 Herkese merhaba.Uzun bir aradan sonra yine beni çok heyecanlandıran bir yazıyla karşınızdayım.Bu hafta sizlere son derece ilgi çekici ve gizemli bir fotoğrafçı olan Vivian Maier'dan bahsedeceğim.   Aslında Vivian'ın mesleğinin fotoğrafçılık olduğunu söylemek ne kadar doğru bilemiyorum. Zira o yaşadığı müddetçe geçimini dadılık yaparak sağladı ve o zamanlar kimse onu profesyonel bir fotoğrafçı olarak tanımlamıyordu.   Vivian'ın ilgi çekici hikâyesinin detaylarına inmeden önce bu eşsiz karakteri tanımamıza imkan sağlayan kişiden yani John Maloof'tan biraz bahsetmek istiyorum.   John Maloof Chicago hakkında tarihi bir kitap hazırlıyordu ve bu kitap için müzayedelerden eşyalar satın alarak araştırdığı dönem hakkında bilgiler ve fotoğraflar toplamaya çalışıyordu. Tam bu esnada müzayededen bir kutu negatif aldı fakat bu fotoğraflar onun araştırmasına katkı sağlayabilecek türden fotoğraflar değildi. John Maloof fotoğrafların Vivian Maier isimli birine ait olduğunu öğrendi ...

MURAKAMI VE ADIM ATABİLMEK İÇİN BİR ADIM

  Herkese merhaba! Bu hafta sizlere çok sevdiğim bir yazardan bahsetmek istiyorum. Kendisi uzun süredir okuma listelerimde yer alan ve kitaplarını son derece ilgi çekici bulduğum biri. Yazarımızın adı Haruki Murakami. Şayet kitaplarla aranız biraz iyiyse sanıyorum ki bu ismi duymuş ya da en azından raflarda görmüş olabilirsiniz.   Yazarın hayatını anlatmaya geçmeden önce yazarla nasıl tanıştığımdan ve neden onunla ilgili bir yazı yazma ihtiyacı hissettiğimden biraz bahsetmek istiyorum.   Ben genellikle ilgimi çeken bir yazarla karşılaştığımda onun hayat hikâyesine hemen bakmaktan pek hoşlanmam. Bu benim yazara ve eserlerine olan ilgimi törpüler bir nevi. Bu sebepten öncelikle yazarın diğer eserlerini okumayı tercih ederim. Bu yolla önce sadece eserlerinden yola çıkarak hem yazarın birey olarak sahip olduğu karakteri hem de bir yazar olarak sahip olduğu karakteri hakkında fikir yürütürüm. Kitaplarındaki ipuçlarını birleştirerek zihnimde onunla ilgili tamamlanmamış bir resi...

WAITING WOMEN IN PAINTINGS

  Hi everyone! This week I want to talk with you about waiting theme on paintings.First of all I'd likte to point out that all these comments are my personal ideas. Of course I'll mention about the painters of paintings and etc but mostly I'll explain my feelings about the paintings.   Let's start with Marcel Rieder who my favorite painter.Actually before this preparation for the blog I didn't know that he is my favorite painter.When I hanging out on the net I recorded a lot of paintings belongs to him.I realize that when I start the write this text.   Marcel Rieder was a French painter.He came from a standing family in Thann.He studied at the Ecole Des Beaux-Arts in Paris.And then in 1894 he became a member of the Société des Artistes Français.   Preliminarily he was influenced by the symbolism.But in 1894 his style changed and he started to paint a lot of interior scenes and he started to use oil lamp in these paintings.  Today I'll talk about one of his pictu...